Archive for the ‘hikaye’ Category

08
Ara

Aşk-ı Memnu

Written by admin Add Comments

Aşk-ı Memnu

 

 

 

 

 

 (Halid Ziya Uşaklıgil)

 

 

 

 

 

Konu

Bihter ve Behlûl arasındaki yasak aşkı anlatan bir romandır.

 

 

 

 

Özet

Roman Peyker ve Nihat Beyin evlenmesiyle başlar. Peyker ve Bihter’in annesi Firdevs Hanım duldur ve Adnan Beye gizliden ilgi duymaktadır. Ancak Adnan Bey Bihter’den çok hoşlanmaktadır. Onunla evlenir. Adnan Bey varlıklı , asil bir aileden gelmiştir. Annesi bu evliliği hiç kaldıramaz.

 

 Bir gün toplanıp pikniğe giderler, bütün aile oradadır. Adnan Beyin yeğeni Behlûl Peyker’e dayanamaz ve onu ensesinden ateşli bir şekilde öper. Peyker buna çok kızar çünkü kocasına çok bağlı birisidir. Behlûl Bihter’e göz koyar. Ondan çok hoşlanır, onun fiziki görünüşü Behlûl’u çıldırtma seviyesine getirir. Bihter’in kendisinden hoşlanmasını sağlar ve o günden sonra her gece beraber olurlar.

 Behlûl ve Bihter’in mektupları Nihal tarafından görülür. Nihal bu olaya inanamaz çünkü Behlûlle evlenmeyi düşünmektedir. Nihal’in tam mutluluğu düşündüğü bir sırada bu olayı öğrenmesi hayatını yıkmıştır. Adnan Beyin bu olayı öğrenmesiyle her şey değişir.

 Adnan Bey ve Nihal eskisi gibi beraber yaşamaya karar verirler. Artık hayatlarında ne Behlûl ne de Bihter olacaktır.

Ana Fikir

Yasak bir aşk bir ailenin yıkımına neden olabilir, gerçekleri zamanında farketmek sevdiklerinin daha fazla üzülmesini engeller.

 

 

 

 

Şahıslar ve Olaylar

Bihter: Düzgün bir fiziğe sahip, çok güzel, erkekleri kolayca elde edebilen cazibeli bir kadındır. Annesine karşı kin beslemektedir.

 

Adnan Bey: Bihter’in kocasıdır. Orta yaşlı, varlıklı, iki çocuk babası, asil bir ailenin tek çocuğudur.

Nihal: Adnan Bey’in kızı. Zeki, güzel ve çalışkan bir kişiliğe sahiptir.Behlûl’e ilgi duymaktadır. Annesinin ölümü onu derinden etkilemiştir.

 

Behlûl: Adnan Bey’in yeğenidir. Kadınlara karşı özel bir ilgisi vardır. Bu onda bir zaafiyet haline gelmiştir.

22
Kas

kaşagı

Written by admin Add Comments

kaşagı kitapının özeti

Annesi, İstanbul’a gittiği için kendisinden bir yaş küçük olan kardeşi Hasan’la artık Dadaruh’un yanından hiç ayrılmaz. Bu, babasının seyisi, yaşlı bir adamdır. En sevdikleri şey atlardır. Dadaruh’la birlikte onları suya götürmek, çıplak sırtlarına binmek, onlar için çok zevklidir.Torbalara arpa koymak, yemliklere ot doldurmak, gübreleri kaldırmak eğlenceli bir oyundan daha çok hoşlarına gider. Dadaruh eline kaşağıyı alıp işe başladı mı, tıkı… tık… tıkı… tık… tıpkı bir saat gibi… yerinde duramaz, bunu gören küçük çocuk ben de yapacağım! diye tutturur.

O vakit Dadaruh, onu Tosun’un sırtına koyar, eline kaşağıyı verir,

- Hadi yap! Der.

Bu demir gereci hayvanın üstüne sürter, ama o uyumlu tıkırtıyı çıkaramazdı.
Her sabah ahıra gelir gelmez,

- Dadaruh, tımarı ben yapacağım, der.Ama adam izin vermez ancak boyu at kadar olunca yapabileceğini söyler.Boyu atın karnına bile varmıyordu. Oysa en keyifli, en eğlenceli şey buydu. Sanki kaşağının düzenli tıkırtısı Tosun’un hoşuna gidiyor, kulaklarını kısıyor, kuyruğunu kocaman bir püskül gibi sallıyordu. Tam tımar biteceğine yakın huysuzlanır, o zaman Dadaruh, “Höyt..” diye sağrısına bir tokat indirir, sonra öteki atları tımara başlardı.Bir gün yalnız başına kalır. Hasan’la Dadaruh dere kenarına inmişlerdi. İçimde bir tımar etmek hırsı uyanır. Kaşağıyı arar, bulamaz. Annesinin bir hafta önce İstanbul’dan gönderdiği armağanlar içinden çıkan fakfon kaşağı, pırıl pırıl parlıyordu. Hemen alıp,

Tosun’un yanına koşar, karnına sürtmek ister fakat rahat durmaz.

- Sanırım acıtıyor? Diye düşünür.

Gümüş gibi parlayan bu güzel kaşağının dişlerine bakar. Çok keskin, çok sivridir. Biraz köreltmek için duvarın taşlarına sürtmeye başlar. Dişleri bozulunca yeniden dener. Gene atların hiçbiri durmaz ve kızar. Öfkesini sanki kaşağıdan çıkarmak ister. On adım ilerdeki çeşmeye koşar. Kaşağıyı yalağın taşına koyup yerden kaldırabildiği en ağır bir taş bularak üstüne hızlı hızlı indirmeye başlar. İstanbul’dan gelen, üstelik Dadaruh’un kullanmaya kıyamadığı bu güzel kaşağıyı ezip, parçalar. Sonra yalağın içine atar. Babası çeşmeye bakarken, yalağın içinde kırılmış kaşağıyı görür; Dadaruh’a yanına çağırınca çok korkar. Dadaruh şaşırır, kırılmış kaşağı ortaya çıkınca, babası bunu kimin yaptığını sorar.Dadaruh,

- Bilmiyorum, der.

Babasının gözleri ona döner, daha bir şey sormadan, çocuk kaşağıyı kardeşi Hasan’ın kırdığını söyler. “Dadaruh uyurken odaya girdi. Sandıktan aldı. Sonra yalağın taşında ezdi” der.

Babası Hasan’I çağırır.

-Bu kaşağıyı niye kırdın?diye sorar.

Hasan, Dadaruh’un elinde duran alete şaşkın şaşkın baktıp, sarı saçlı başını sarsarak,

- Ben kırmadım, der.

- Doğru söyle, darılmayacağım. Yalan çok kötüdür, der babası. Hasan inkârda direnir. Baba öfkelenir. Üzerine yürür “Utanmaz yalancı” diye yüzüne bir tokat indirir.

- Götür bunu eve; sakın bunu bir daha buraya sokma. Hep Pervin’le otursun! diye haykırır.

Artık ahırda hep yalnız oynar. Hasan eve hapsedilir. Annesi geldikten sonra da bağışlanmaz.Annesi onun iftira atabileceğine hiç ihtimal vermez.
Ertesi yıl anne, yazın gene İstanbul’a gider.Hasan’a ahır hâlâ yasaktır. Bir gün birdenbire hastalandı. Doktor “Kuşpalazı” der. Babası yatağın başucundan hiç ayrılmaz.Hizmetçi kardeşinin öleceğini söyler ve çocuk ağlamaya başlar.Gece uyuyamaz, uykuya dalar dalmaz Hasan’ın hayali gözünün önüne gelir “İftiracı! İftiracı!” diye karşısında ağlar.Pervin’i uyandırır. Hasan’ın yanına gitmek istediğini ve babasına bir şey söylemek istediğini söyler.Yarın söylersin, der.Sabaha kadar gene gözlerini kapayamaz. Hava henüz ağarırken Pervin’i uyandırır.Ama zavallı suçsuz kardeşi, o gece ölmüştür.

Kitabın Ana Fikri

Yalan söylemek kötü bir alışkanlıktır.

Kitaptaki Olayların ve Şahısların Değerlendirilmesi

Büyük çocuk : Hasan’ın abisidir.babasından çok korkar.Atları çok sever.

Hasan : Küçük kardeştir.O da babasından çok korkar ve atları çok sever.Geçirdiği hastalık ölümüne sebep olur.

Dadaruh : Evin seyisidir. Bütün zamanını atlarla geçirmekyen çok zevk alır.İki çocuğu da çok sever.

Pervin : Evin hizmetçisidir. Çok yumuşak kalplidir ve herşeyi açıkça söyler.Bir o kadar da sulugözdür.

Baba : Çocuklarının üzerinde büyük bir otorite sahibidir. Çocukları onu çok sever ama ondan çok korkarlar.

20
Kas

kedi ile fare

Written by admin Add Comments

Adamın bırı kendını fare zannettıgı ıcın delı hastenesıne dusmus.
tedavısı bıttıkten sonra doktor sormus.
sımdı sen bır faremısın ınsanmı?

delı:olurmu doktor bey ben bır ınsanım fare degılım demıs.
doktor:ozaman artık gıdebılırsın ıyılestın artık demıs.
delı kapıdan cıkmıs ve ımdaaaaaat dıye bagırarak tekrar ıcerı gırmıs
doktor demıs ne oldu
delı:bır kedı gördumde ondan korktum demıs.
doktor:sen hanı kenı bır fare zannetmıyordun demıs.
delı:ben fare olmadıgımı bılıyorumda kedı nerden bılsın demıs

20
Kas

soba borusu

Written by admin Add Comments

Fizikçi, matematikçi, kimyacı, jeolog ve antropologdan oluşan bir heyet bir araştırma için arazide bulunmaktadır. Birden yağmur bastırır. Hemen yakındaki bir arazi evine sığınırlar. Ev sahibi bunlara bir şeyler ikram etmek için biraz ayrılır. Hepsinin dikkati soba üzerinde toplanır.

Soba yerden 1 m. kadar yukarda, altındaki dizili taşların üzerindedir. Sobanın niçin böyle kurulmuş olabileceğine dair bir tartışma başlar.

Kimyacı, “”adam sobayı yükselterek aktivasyon enerjisini düşürmüş, böylece daha kolay yakmayı amaçlamış”";

fizikçi, “”adam sobayı yükselterek konveksiyon yoluyla odanın daha kısa sürede ısınmasını sağlamak istemiş”";

jeolog, “”burası tektonik hareketlilik bölgesi olduğundan herhangi bir deprem anında sobanin taşların üzerine yıkılmasını sağlayarak yangin olasılığını azaltmayı amaçlamış”";

matematikçi, “”sobayı odanın geometrik merkezine kurmuş, böylece de odanın düzgün bir şekilde ısınmasını sağlamış”";

antropolog, “”adam ilkel topluluklarda görülen ateşe tapmanın daha hafif biçimi olan ateşe saygı nedeniyle sobayı yukarıya kurmuş”".

Bu sırada ev sahibi içeri girer ve ona sobanın yukarda olmasının nedenini sorarlar.,

Adam cevap verir: – “”Boru yetmedi”

17
Kas

gül hanımın annesi

Written by admin Add Comments

Beş altı yaşlarında, ince, pek sevimli, yaramaz bir kızcağız. Birkaç gündür anne ve babası ile Ankara’nın bir otelinde kalıyor­lar. Sürekli oteli dolaşıyor. Kendisini sevmek isteyen olursa uzak­laşıyor, konuşmak isteyene yaklaşıyor. İstanbul’dan gelmişler. Sürekli, geldiği çevreyi bütün ayrıntılarıyla, sanki onun tanıdıkla­rını herkes tanıyormuş gibi anlatıyor. Her fırsatta odasına çıkıp oyuncak bebeği Gül Hanım’la ilgilenmeyi de ihmal etmiyor. Ba­bası memur olduğu için gündüzleri gözükmüyor. Annesi ise sü-reklİ kızının peşinde dolaşıyor.
Bir gün, bebeği Gül Hanım’a balık yağı içirmeye kalkışınca, her tarafı kirletir. Annesinin ipek elbisesini de. Kadıncağız, “Başka giyecek elbisem yok, senin yaptığın artık yaramazlık sınırım aştı, arsızlık olmaya başladı, İstanbul’a geri döneceğiz.” der. Nitekim döndüler de..
Gözler, epeyce zaman kırmızı beresi, beyaz örme hırkası, kumral saçları, emsalsiz parlak gözleri olan bu incecik, küçücük bir hanımı aradı

17
Kas

gazoz ağagı

Written by admin Add Comments

Hikâyenin başında, mahalle ve mahalle yaşantısının kısa bir görünümü verilmektedir. Mahalle, denize yakın bir yerde­dir. Mahallenin bakkalı, kokusu, türlü türlü renkleriyle çocuk­ları kendine çekmektedir. Eski, tahta evlerin oluşturduğu dar sokaklarda çocuklar gündüzleri birdirbir, geceleri saklambaç oynamaktadır. Bazen bu saklambaca gençler de katılmakta­dır.
Bakkalın yanı başında da Hacı Emin’in kahvesi bulun­maktadır. Yaz ve kış mevsimlerinde çok kalabalık olan bu kahvede, işsiz gençler maça kızı, pişpirik, kaptıkaçtı oyna­maktadır. Kahvehane, özellikle akşamlan kalabalıklaşır, gün­düzleri sadece birkaç genç bulunur.
Bu mahalledeki kadınlar da akşam beşe doğru yanla­rında yiyeceklerle sahile inerler. Kadınlar hep beraber deniz kıyısında eğlenirler.

Bu hikaye bir gencin bir kıza ilgi duyması veya birilerinin evlenmesi ha­disesidir. Dedikodu, tüm mahalleye hemen yayılıverir.
Saim de kahvenin karşısındaki pembe evin kızına âşık olmuştur. Haber, hemen mahallede yayılmıştır. Saim, artık kızı görebilmek için günün her vakti kahvededir. Saim, kızı seyretmekten başka bir şeyle ilgilenemez olduğu için sürekli oyunlarda yenilmektedir. Her yenildiğinde karşısındaki ga­zoz aldığı için en sonunda adı “Gazoz Ağacı”na çıkmıştır. Sa­im’in içi aşkla dolu olduğundan bu lakabı umursamamak­tadır.
Bir gün yolda kızla karşılaşır. Heyecanlanır, dili tutulur. Ona sadece: “Nereye?” diye sorabilmiştir. Kız da yıllardan beri onu tanıyormuş gibi “Eve…” diye cevap vermiştir. Sa-İm’İn aylardan beri içi yanmaktadır. Heyecanlansa da kıza duygularını anlatmalıdır. Kıza, onu sevdiğini söyleyiverir. Kı­za, onunla evlenmek istediğini anlatır.
Saim, bu olaydan sonra çok değişmiştir. O hovarda genç, un fabrikasında çalışmaya başlamıştır. Tek istediği şey, kızla beraber mahalleden kaçmak, küçük bir odacık tutup ya­şamaktır. Düzenli bir hayatı istemektedir. Sabahları işe gittiği, eşinin ona yemek hazırladığı günleri hayal etmektedir.
Bir gün, Saim bu düşüncelerini gerçekleştirir. Kızı da ya­nına alarak şehrin bir başka ucunda bir apartmanın çatısında bir odalık bir eve taşınır.
Artık, sabahlan erken kalkmakta, işine gitmektedir. Eşi Melahat’la düzenli bir hayata başlamıştır. Akşamları, işin yor­gunluğunu karısının onu evde beklediğini düşününce atmak­tadır. Eviyle ilgili her şey onu çok mutlu etmektedir. Karısı, o eve gelir gelmez ona sıcacık yemekler hazırlamaktadır. Karı­sına gününün nasıl geçtiğini sormaktadır her akşam. Karısı Melahat hiçbir yeri bilmediği için bütün gün kocasını evde beklemekten başka bir sey yanmamaktadır.

Yine böyle bir gün, akşam Melahat evde kocasını bekle­mektedir. Saim, eşinin ona hazırladığı sıcak yemekleri yer. Melahat, Saim’in sigara içmesini bekler. Sonra Saim, Mela-hat’ın canının sıkıldığını düşünerek onu gezmeye götürür. Sa-im’le Melahat ışıklı, aydınlık, kalabalık bir caddeye çıkarlar. Bir mağazada mankenin üzerinde gördüğü elbiseye dalar, gi­der. Melahat, mahalleden ayrılırken böyle kıyafetleri ola­cağını hayal ermiştir. Oysa kocası, onun vitrindeki kıyafete bakmasına bile tahammül edememektedir. Kocasının has­talık için sakladığı 30 lira ile ona elbise almasını İster. Saim, sinirlenir. Birlikte sinemaya giderler. Melahat, çok mutsuz-laşmıştır. Sinemada sessiz sessiz ağlar. Evlerine gidene kadar tek kelime konuşmazlar. Saim de o mahallede içini titreten kızın yanında, eşi olarak bulunduğunu düşünür. Ona olan aşkının zayıfladığını hisseder. Artık hiç heyacan duymamak­tadır. Aynı sebeplerden dolayı edilen kavgalarla süren, Mela­hat’in canı sıkılarak Saim’i beklediği günler geçer. Melahat çok sıkılmaktadır. Küçücük evin işi sabah erkenden biter. On­dan sonra yapacak hiçbir şey bulamaz. Mahallede hiç kimse­yi tanımamaktadır. Saim de yalnız dışarıya çıkmasına izin vermemektedir.
Bir gün, Melahat.değişik bir şey yaşar. Dış kapıyı açtığın­da karşısında bir genç görür. Genç, alt kattaki terzinin çıra­ğıdır, sigara içmek için onların kapısını önüne gelmiştir. Genç, ondan sigara içtiğini ustasına söylememesini rica eder. Sa-im’e bu olayı söylemez. Çırak her gün kapıya gelmekte, soh­bet etmektedir. Böylece Melahat da sıkılmaktan kurtulmak­tadır. Melahat, çocukla bir konuşmasında kocasının olduğu­nu söyler. Çocuk çok üzülür. Melahat da çocuğun üzülmeme­si için “O sadece geceleri gelir.” der. O anda, Melahat mem­leketini bu genç için değil de Saim için terk ettiğine üzülür. Bu genç, onu daha mutlu edecektir. Ona kocasının almadığı el­biseleri alacaktır. Saim, ona hayallerindeki hiçbir şeyi vermemistir. Günler geçtikçe, çırak artık Melahat’in evine gelmeye, onunla sohbet etmeye başlar. Çocuk ona ‘abla’ diye hitap et­mekte; fakat onu sevdiğini söylemektedir. Çocuk, ona bir miktar parasının olduğunu, onunla kaçabileceğini söyler. Me­lahat buna güler. Kocası da aynı şeyi söyleyerek onu buraya getirmiştir. Aynı şeyleri yaşayacak olduktan sonra bu çocuk­la kaçması anlamsızdır. Fakat artık Saim’i hiç sevmediğini an­lamıştır. Kocasına bir mektup bile bırakmadan onu terk et­mek düşüncesi, onu mutlu etmektedir. Çocukla bu kaçışı, günlerce konuşurlar fakat kesinleştirmezler. Saim’le hayatları da aynı şekilde sürüp gitmektedir.
Saim, karısındaki değişiklikleri az da olsa fark etmektedir. Bir gün yolda mahalleden dostu Osman’la karşılaşır. Osman, ona kahvede yeni bir oyun oynadıklarından bahseder. Bir se­ne geçmesine rağmen Saim mahalleyi, kahveyi, oradaki ya­şamını çok özlemiştir. Bir kız için o yaşamı terk ettiğine ina­namaz. Osman’ın mahalleye davetini kabul eder, onunla gi­der.
Akşam yemeklerini her günkü gibi ısıtan Melahat, Saim’i merak eder. Gece yarısı olmuştur, Saim hâlâ gelmemiştir. Ev­lendiklerinden beri ilk defa eve geç gelecektir. Yarı umursa­maz, yarı merak hâlinde uyuyakalır. Sabah olduğunda, ko­casının hâlâ gelmediğini görür. Akşam Saim aynı vakitte ge­lir. Melahat’a hiçbir açıklama yapma ihtiyacı duymaz. Mela­hat ona kızarak gece neden gelmediğini sorar. Saim eski ma­halle kahvesine gittiğini, geceyi de evinde geçirdiğini söyler. Melahat, çok üzülür. Anlar ki Saim artık ondan sıkılmıştır. Ay­nı şekilde yemeklerini yer ve uyurlar. Saim, zamanla bu ka­çamaklarını artırır. Haftada birkaç gün üst üste eve gelmeme­ye başlar. Yine böyle eve gelmediği bir günün sonunda, eve gelir. Kapıyı Melahat açmaz. Eşyalarını da alarak gitmiştir. Saim sadece “Niye gitti acaba?” diye sorar kendi kendine. Gece yanında bir boşluk hisseder, o kadar. Aradan üç dört gün geçtikten sonra Melahat gelmeyince evi boşaltır, eski ma­hallesine döner.
Ertesi baharın son günlerinde, Saim ve arkadaşları Sirke-ci’de yerler, içerler, eğlenirler. Saat 10′a doğru Beyoğlu’na çıkarlar. İşıklar yanan bir kokteyl salonuna girerken arkadaşı, Saim’e: “Bak seninki.” der. Melahat yanında bir adamla yan­larından geçer. Saim: “Ne yapalım yahu, benimkiyse benim­ki.” diyerek umursamaz. Melahat ise onları görmemiştir bile. Yanlarından güzel bir koku bırakarak geçip gitmiştir.

14
Kas

son kuşlar

Written by admin Add Comments

Adalarda kış kendini göstermeye başladı. Herkes, kış için hazırlıklar yapıyor. Ben tembelliğim, hep kaçanı kovalayan hu­yumla, yazın peşindeyimdir… Şimdi bu kır kahvesinde bunun için bulunuyorum. Durmadan uçak sesleri geliyor. Vaktiyle bu Ada’ya bu zamanda kuşlar uğrardı. İki yıldır gelmiyorlar. Belki de, ellerinde ökselerle kuşları avlayanlar yüzünden, gelmekten vazgeçtiler.
Komşumuz Konstantin Efendi vardı. Pek de mütevazi idi. Ancak, kuş mevsimi geldi mi canavar kesilirdi. Kuşları görünce, “bizim pilavlıklar geldi” derdi. Mahallenin çocuklarını başına top­lar, onlarla beraber, küçücük hayvanları avlardı..
Ne zamandır kuşlar gelmiyor. Nesilleri tükenecek gibi. Kim îilir her mahallede kaç tane Konstantin Efendi var?
Kuşları boğdular, çimenlere söktüler…
Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde, güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göre­meyeceksiniz. Bizim İçin değil ama çocuklar, sizin için kötü ola­cak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak, îenden hikâyesi

14
Kas

ferman

Written by admin Add Comments

Sefere çıkmış Osmanlı ordusu yağmur altında kalmıştır. Ordu mola verir. Konak yerine geldikleri hâlde, padişahın ça­dırı yoktur. Otağcılar da ortada bulunmamaktadır, herkes, padişahın çadırının kaybolduğunu söylemektedir. Ordunun önde gelenlerinden yiğit Tosun Bey, bu duruma çok şaşırır. Hiddetinden inlemektedir. Koskoca padişaha layık olmayan bir durumdur çünkü. Mahmut Çelebi ve Perviz Efendiye: “İki konak arasında bir otağı yapamayan biri nasıl devleti idare eder?” der. Tosun Bey, normalde padişahını çok seven biri­dir. Hiddetinden bu şekilde konuşmuştur.
Sadrazam, bir süre sonra Tosun Bey’i çağırır, ona bir fer­man verir. Niş beyine götürmesini söyler. Tosun Bey, fermanı yolda okur. Fermanda kendisinin idam edilmesi yazılmak­tadır. Önce çok sinirlenir, kendisi gibi eşine ender rastlanan, vatanı için çalışan birinin nasıl olur da idam edileceğini anla­yamaz. Sonra vatanına itaat eder ve fermanı hiç okumamış gibi Niş beyine götürür. Niş Beyi onu hürmetle karşılar. Ona kıymak İstemez. Bunun Mahmut Çelebi ve Perviz Efendi gibi entrikacıların padişahı kandırmasından kaynaklandığını an­lar. Tosun Bey, tüm teslimiyeti ile padişahın emrinin yerine getirilmesini söyler

14
Kas

beni acele cine gönder

Written by admin Add Comments

 Hazret-i Süleyman aleyhisselamın yanında bir zat oturuyordu. Ölüm meleği geldi ve o kimseye öyle bir baktı ki, kendisine korku ve ürperme geldi. Bu gelenin kim olduğunu Süleyman aleyhisselam’dan sordu. Ve ölüm meleği olduğunu öğrenince: “Ey Allah’ın peygamberi, ben ondan çok korktum. Beni Çin’e gönder de, ondan uzakta olayım.” dedi. Hazret-i Süleyman aleyhisselam, rüzgara emrederek o kimseyi Çin’e gönderdi. Biraz sonra ölüm meleği tekrar yanına geldi ve Süleyman aleyhisselam ölüm meleğine sordu: “Biraz önce buraya geldin baktın ve gittin. Bu meraklı bakış ve aniden gidişinin sebebi neydi?” Ölüm meleği cevap verdi: “Burada yanınızda oturan bir kimsenin, ruhunu Çin’de almakla emrolundum. Halbuki onu sizin yanınızda Kudüs’te görünce gayet şaşırdım ve hayret ettim. Oysa o kimse sizden Çin’e gönderilmesini istedi ve sizde bu isteği kabul ederek onu Çin’e gönderdiniz. Böylece bende aldığım emir gereğince Çin’e giderek onun ruhunu aldım

11
Kas

fırsatın ucu

Written by admin Add Comments

İçimde bir sıkıntı. Aklımda türlü düşünceler. Kararsızım. Elimdeki tüfek, öldürmekten başka ne işe yarar? Öldürmek, fakat kimi? Başımızdakilere göre, karşıda yer alan, bize “düşman” olanları, gözümüzü kırpmadan öldürmek gerekiyormuş.
Tüfeğimi doldurdum, sipere yerleştim. Güneşin doğmasını, etrafı aydınlatmasını bekliyordum. Uzun bir bekleyiş anını yaşadım. Bugün, nedense güneş, bir türlü doğmak bilmiyor. O da, bir şeyin sancısını mı çekiyor, ne? Etrafta ne bir ağaç, ne bir çiçek! Her taraf kum tepecikleriyle dolu. Her tepe, insan yutan bir tuzak, bir bomba! Tepelerin sayısınca çoğalan tehlikeler.
Daha dün cephe gerisindeydim. Savaşın çok uzağında bulunuyor, “öldürmek” kelimesinin büyülü, fakat insanı iliklerine kadar donduran etkisinin farkında olmadan, kendi hayatımı yaşıyordum.
“Kendi hayatım!”
İtilip kakılmalarla geçen hayatım. Elimden, bir kararname ile alınan toprağımın tapusu. Dairede uzayan, uzatılan işlerim. Anadilimi konuşmamam için zorlanışım. Bir gece, yıldızların pırıl pırıl aydınlattığı bir çöl gecesinde, apansızın basılan dostlarımın evleri. Bağırışlar, çağırışlar! Bir bilinmeze doğru götürülen dostlarım. Darağaçlarında söndürülen hayatlar. Sıkıldım.
- Aman, dedim, bütün bunlardan bana ne?
Belli belirsiz sesler! Kum tepeciklerini yalayan, milyonlarca zerrecikten oluşan kum bulutları, rüzgârla oynaşıyor. Bir kızılca kıyamet kopar oynaşmanın sonunda. Çöl fırtınası kalın bir perde olur, her şeyi altında örter, yutar. Adamın dili, damağı kurur. Ciğerlerine köz köz kumlar dökülür. Adam, tatlı can kaygısına düşer.
Motorlu araçlar, tanklar homurdanmaya başladı. Siperlerde kımıl kımıl insanlar. Hepsinin gözleri; gez ile arpacıkta. Elleri, soğuk demirlerin tetik sıcaklığında ısınıyor. Nefesler tutulmuş, hepimiz baştan ayağa dikkat kesilmişiz. Kulağımız kirişte, verilecek emri bekliyoruz.
- Haydi aslanlarım, hücum!
Bu ses, beni aldı, götürdü. Kuvvetle gerilmiş bir yaydaki ok çevikliğiyle, siperimden çıktım.
Koştum, koştum!
Artık ne tarrakaları, ne bomba seslerini duyuyordum. Zaman zaman kum bulutu açılıyor, örttüğü düşmanı ortaya çıkarıyordu. Böyle zamanlarda iş tüfeğime düşüyor, bana, yalnızca tetiğe dokunmak kalıyordu. Tetik düştükçe duyduğum, “Allah!” seslerinden irkilir oldum. Bu düşman ne menem şeydi ki, “Allah!” demeden yapamıyordu? Ben de Allah’a inanıyordum. Yüreğimde bir sancı, beynimde acabalar küme küme!
Dilim damağım kurudu. Neredeyse burun deliklerim tıkanacak. Ter ve kum geniş anlımda birikti, kaşlarımı ağırlaştırdı. Sendeler gibi oldum, tökezlendim. Yere kapaklanmamla, ayaküstü kalkmam bir oldu. Mataramdaki suyu hatırlamıştım. Çabucak mataramın bağını çözdüm. Tıpasını açtım, ağzıma götürdüm. Sıcak su, dilimi kavurdu, boğazımı yaktı. Ama yine de serinler gibi oldum.
Karşımda bir karaltı belirdi. Kum bulutunda zaman zaman parlayan süngüler. Düşmanla burun burunaydım. Karaltı yaklaştı, tam karşımda durdu. Eli yüzü çamur içindeydi. Nedense bu defa elim, soğuk demirin sıcak tetiğine varmıyordu.
Birdenbire estim, yağdım.
- Su ister misin, su?
- He, he! dedi karaltı. Gözleri mataramda, tüfeğini yere bıraktı.
Mataramı uzattım. Aldı, bekletmedi, dudaklarına götürdü. Mataramdaki suyu sömürdü. Boşalan matarayı fırlatıp attı. Tüfeğini almak için eğildi.
- Davranma! dedim.
Bir zaman öyle kaldı. Ne yapacağını şaşırmıştı. Sonra doğruldu. Alnında biriken terleri sildi. Sordu:
- Kardaş, görürüm Türkçe danışırsın! Türk müsün sen?
- Belli, Türk’üm!
- Ben de, Azeri’yem, Türk’üm.
Bu defa şaşıran ben oldum. Beynimde, düşman kavramını yüklenmiş olan kervanların geçidi başladı. Düşman? Azeri! Öldürmek! Kimi? Türk’ü!.. Niçin? Tapusunu bile elimizden zorla aldıkları toprağımızda gözleri olduğu için!
Azeri düşmanım tedirgin! Gözlerimi hiçbir hareketinden ayırmıyorum. Kıvılcım kıvılcım bomba şimşekleri çakıp sönüyor. Savaş olanca hızıyla sürüyor. Düşmanım titriyor. Korkudan m? Sanmam.
- Sen, dedim, benim esirimsin!
- He valla, öyle!
- Sakın ola ki tüfeğine dokunma, yakarım.
- Kimi? Beni mi?
- Elbette!
- Öyle ya… Yak beni. Yanan bir mum kimi söndür hayatımı. Düşmanlarımız bayram etsin. Sevinsin, gururlansın.
- Düşmanlarımız mı? Güleyim bari. Bizim, ikimizin düşmanı yok. Fakat düşmanım, esirim sensin.
Tüfeğini aldım, boşalttım. Kaldırıp kum tepeciğinin öte yanına fırlattım. Bütün bunlara rağmen esirimin titremesinin kesildiğini gördüm. Üstelik dili de açıldı. Benim adıma sağını, solunu, koynunu, kuşağını yokladı.
- Görüyorsun ya, dedi, öldürücü hiçbir aletim yok. Yalnız, yüreğimde bir yangındır başladı. Bu yangın, esirliğimin verdiği korkudan doğmuyor. Biz, ne vahşi kasapmışız ki, birbirimizi boğazlamaya doymuyoruz? Hatta bundan büyük zevk duyuyor, davul zurna eşliğinde zafer şölenleri düzenliyor, düğün bayram etmeğe başlıyoruz. Halbuki…
- Halbuki?
- Şu anda ateş çemberine sürülenleri düşünüyorum. Sanıyorum. Yok, sandığım falan yok! Adım gibi biliyorum. Başımızdakiler akreplerin intiharını örnek almışlar, Türk’ü Türk’e kırdırıyorlar. Özü, dili, inancı bir olanlar, birbirlerini yok ede ede, intihar ediyorlar.
Konuştukça etkiledi beni. Elimdeki tüfeğin fiyakası bozulur gibi oldu. Bu, ölüm sözü gibi soğuk aletten kurtulmak için düşünmeye başladım. Düşmanım, konuşmasını sürdürdü.
- Bu durum kötü, çok kötü. Bir şeyler yapmalı, bir çıkış yolu bulmalı.
- Çıkış yolu mu? Nasıl?
- Bizi yaşamaya, hürriyete götüren.
Hürriyet! Biz hür değil miydik? Bütün dünya, büyüklerimiz, hatta komşularımız öyle demiyorlar mıydı? Dört yanımızdan bizi sarıp kuşatan hürriyeti, doya doya yaşamıyor muyduk? Demek ki düşmanımın bunlardan şikâyeti vardı. O, ülkesinde rahat değildi. Devamlı homurdayan ülkesi onun huzurunu kaçırmış olmalıydı. Ya benim?
- Türkiye’yi dedi, duyup bilmişliğin var mıdır?
- Elbette!
- Ne dersin? El ele verip, dost olalım. Oraya gidişin çaresini bulalım.
- Ama onlar? Onlar, bize karşı sessiz bir duvar gibi duruyorlar. Aylardır savaşıyoruz. Sana göre, akrepler gibi intihar ediyoruz. Türkiye susuyor, aldırmıyor. Benim gönlüm kırgın.
- Benim de öyle! Fakat onlar, bizim meselemizi bilmiyorlar. İşte fırsatın ucu elimizde. Ben, kaçırmayalım, oraya gidelim derim. Onlara bizi anlatalım; seni, beni, özümüzü. Bilseler, sessiz kalmazlar ya?
- Sağır mı bunlar?
- Görüyorum. Gönlünün kırıklığı seni büyük bir öfke denizinde yüzdürüyor. Düşündün mü, acaba kabahat bizde de yok mu? Biz, özümüzü onlara duyurduk mu? Varlığımızın işaretini verdik mi? Bir kutup yıldızı gibi onların dünyasında çakıp söndük mü? Hayır! İşte fırsat elimizde. Sınıra çok yakınız. Bırak tüfeğini. Varıp gidelim. Onlara bizi anlatalım. Ben, onlara inanıyorum. Bizim intiharımızı ancak onlar durdurabilir. Bunu biliyorum. Bak, ıslık ıslık kurşun sesleri duyulmaz oldu. Tarrakalar sustu. Zaman daraldı. Fırsat ipinin ucu elimizden çıkacak. Haydi!..
Son kelimenin büyüsüne kaptırdım kendimi.
Düşmanıma;
- Ver elini, haydi! dedim.
Sınırın ötesine ulaşmak için bir yola düştük.
Olanca gücümüzle, kan ter içinde kaldık.
Koştukça, koştuk

Hikayeler ve - hikaye web siteleri
Zirve100 Toplist

site haritası yabancı film izle kapak laflar